Alışveriş alışkanlığı mı bağımlılığı mı?

Özellikle biz kadınlar alışveriş yapmaya bayılıyoruz, hatta aynı renk ojenin onlarca farklı markasından almak veya aynı kazağın farklı renklerinden almak için geziyoruz saatlerce. Peki amacımız ne? Zaman geçirmek mi, alışkanlık mı yoksa bağımlılık mı? Bunu ayırt etmeye çalışalım.

Alışveriş bağımlılığı, normal alışveriş davranışının aşırılaşması ve sürekli satın alma ile karakterize, kişisel, ailesel, maddi sorunlara yol açan tekrarlayıcı bozukluktur. Yeterli miktarda para olmamasına rağmen alışverişin önüne geçilemiyorsa, hiç gereksinim duyulmayan ürünler alınıyorsa alışveriş bağımlılığı düşünülmelidir. Alışveriş günümüzde boş zamanları değerlendirme, bir aktivite olarak algılanmaktadır. 10’lu yaşların sonu 20’li yaşların başıyla başlamakta ve 35-45 yaş arası pik yapmaktadır. Kadınların genelde kozmetik, giyim, takı, erkeklerin ise elektronik ürünler, otomotiv ürünlere yöneldiği saptanmıştır. Kadınlar dış görünüş, erkekler ise bağımsızlığı ön planda tutan ürünlere yönelmektedirler.

Bazı insanlar kişilerarası ilişkiyi geliştirmek için bazı eşyaları satın alırken, bazıları “ben iyi eşyayı buldum. Beni takdir edin.” imajı vermek için, yani bir nevi dikkat çekmek için,  bazıları görünüşlerini güzelleştirerek diğer insanların ilgisini çekmek için, bazıları ise satıcılardan gördükleri ilgiden dolayı bile alışveriş yapabilmektedir. Yine stresten kurtulma yöntemi olarak alışveriş ilk tercih edilen durumlardan biridir. 

Alışveriş bağımlıları alışveriş paketlerini görünce rahatlar(Bkz:ben). Bir kadın ortalama 4-6 saat alışveriş yapabilirken, bağımlı bir kadın gün içerisinde 9-10 saat alışveriş sürecinde bulunabilir. 

Düşünülenin aksine depresyon gibi hastalıklar alışveriş atağı oluşturabilir. Aynı zamanda aşırı heyecan, mutluluk gibi duygusal durumlar da alışveriş yatkınlığı oluşturabilir. 

Alışveriş bağımlılığının tedavisinde olayın farkında olmak, karar vermek, kontrollü olmayı denemek gerekir. Bağımlılıktan kurtulmak için psikiyatrik destek, aile ve arkadaş desteği gerekir. 

Bazı antidepresan türevleri ve madde bağımlılığında da kullanılan naltrekson isimli etken maddenin alışveriş bağımlılığında etkili olduğunu bildiren küçük çaplı çalışmalar mevcuttur. İlaç tedavisinin yanı sıra psikoterapi ile destek de bağımlı açısından önemlidir. Paraya ulaşımı zorlaştırmak, alışveriş dürtüsü sırasında dikkati başka aktiviteye yönlendirmek, alışverişi hatırlatacak veya başlatacak eylemlerden uzak durmak gerekir. Ancak bu yaklaşımlar davranışı engellemek değil normal sınırlarda tutmak içindir. Yani paraya ulaşımı zorlaştırayım derken parasız da bırakmayın kendinizi. 

Reklamlar

Evlensek mi, evlenmesek mi?

Günümüzün en büyük tartışmalarından biri olmaya aday bir konu galiba. Boşanmaların bu kadar arttığı bir dünyada evlenmeli mi? Evliliği pozitif ve negatif yönleriyle ele almaya çalıştım.

İnsanların çoğu belirli bir yaşa geldikleri zaman evlenmektedir. Evliliğe kurumsal  bir olgu olmakla birlikte kültürel bir olgu olarak da bakılabilmektedir. Peki evliliği başarılı veya başarısız kılan faktörler nelerdir? 

Genel anlamda evlilik duygusal ve fiziksel faydalar getiren bir olgudur. Evli insanların, ayrılmış, hiç evlenmemiş veya eş kaybı yaşamış olan insanlara oranla yaşamdan daha fazla zevk aldıkları yapılan araştırmalarla belirtilmiştir. Tabi bu sadece evlilik değil evliliğin kalitesiyle, bağlılık, alışkanlık gibi etmenlerde alakalıdır. Güçlü iletişim, ortak deneyim, samimiyet, şefkat, anlayış, bağlılık başarılı evliliklerde görülen etmenlerdendir. 

Peki “evliliği başarısız kılan nedir?” konusunu da aydınlatmak gerekir. Yapılan araştırmalarda erken evlilik, hızlı evlilik, maliyete yönelik evlilik, pozitif evlilik örneklerinin olmaması kötü giden evliliklere davetiye çıkarmaktadır. Aşırı savunmacılık, aşağılama, eleştirellik, nefret söylemleri, karşı tarafın düşüncelerine önem vermeme gibi faktörleri barındıran evliliklerin bitme yoluna girmesi muhtemeldir.

Bunun yanı sıra ortak ilgi alanları, kişilik, eğitim, geçmiş yaşantı, amaç, yönünden benzerlik barındıran insanlar birbirine daha çok çekim duymaktadır. Yani popüler inanış olan zıt kutupların birbirini çektiği algısı çok doğru değildir diyebiliriz.

Başarılı evliliğe giden yolda onu önemsediğinizi hissettirmeniz gerekir. Örneğin eşiniz terfi almıştır, ve size bunu anlattığında umursamamak veya basit yollarla geçiştirmek yerine “çok sevindim senin adına, ben senin başarılı olduğunu biliyordum başkalarının da fark etmiş olması çok güzel.” diyebilirsiniz. Böylece onun hakkında zaten pozitif bir izleniminizin olduğunu fark eder.

Evlilikte tartışmak normal mi?

Evlilikte tartışmaların olması son derece normal ve doğaldır. Ancak önemli olan tartışmanın evliliğe hakim olmamasıdır. Yani tartışma sizi değil, siz tartışmayı yönetin gibi bir tavsiye verebilirim bu konuda.

Genelde çiftler endişelerini açıkça belirtmeli, davranış ve koşulları değerlendirmeli, duygu ve düşüncelerini saygı çerçevesinde karşı tarafa ileterek ortak kabul gören bir çözüm bulunmalıdır. Böylece en küçük tartışma nedeni bile kolayca halledilebilir. Bu süreçte hakaret etmeyin ve şiddete başvurmayın. 

Örneğin eşiniz banyodan sonra etrafı ıslak bırakıyor olabilir. Ona “her yer ıslak yine, niye temiz bırakmıyorsun ki!” diye suçlamak yerine, “banyodan sonra etraf ıslak kalmış, fark etmeseydim düşebilirdim hatta yaralanabilirdim.” gibi ifadelerle sorumluluğunu hatırlatabilirsiniz. Böylece karşı taraf irrite olmadan size hak verebilir ve davranışı tekrarlamaktan vazgeçebilir. 

Tartışmalarınız kazanmaya yönelik değil, uzlaşmaya yönelik olursa sorunların çözümünde kalıcılık sağlanmış olur. Başarılı evliliklerin sırrı, birbirini anlamak ve dinlemekten geçer. 

Unutkanlığın günlüğü

İstisnasız hepimiz zaman zaman yapmamız gerekenleri unutabiliyoruz. Unutkanlık herkeste görülebilen doğal bir olgudur. Bazı unutkanlıklar ise bazı hastalıkların habercisi olabilir. 

Depresyon, unutkanlığa neden olan ve en sık rastlanan hastalıklardan biridir. Depresyona bağlı demans yalancı bunama olarak adlandırılır. İnsanlar sık sık unuttukları zaman “acaba bunadım mı?” gibi düşüncelere kapılırlar. Bu durumda değerlendirilmesi gereken kriterler, ki aslında bu depresyon kriterleri olup, günlük hayatını sürdürebilmede zorluk var mı, keyifsizlik, zevk alamama, iştahta artış veya azalış, duygusal bir çöküş olup olmadığıdır. 

Alzheimer hastalığı da unutkanlık nedenlerinden biridir. Alzheimer hastalığında yakın bellek bozulur. Kişi son zamanlarda yaptıklarını veya etrafta olup bitenleri hatırlamaz, geçmişe dair bilgileri  hatırlar. Yakın bellek denilmesinde amaç budur  aslında.  Alzheimer bilinenin aksine sadece yaşlılarda değil genç kişilerde de görülebilmektedir. 

B12 vitamin eksikliği de diğer bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Belirli aralıklarla kanda B12 vitamin değerinin kontrolü yaptırmak gereklidir aslında ve eksikliğinde besin, gerekirse ilaçlarla takviyesinin yapılması gerekmektedir. B12 eksikliğinde kişide unutkanlığa ek olarak üşüme de görülür. Siz de benim gibi özellikle kırmızı et sevmeyen biriyseniz B12 vitamin değeriniz benim gibi 147 pg/ml gelebilir. 

Şizofreni ve bipolar bozukluk gibi psikiyatrik hastalıklardaki unutkanlık nedeni ise bilişsel ve duygudurum değişikliği olmasından kaynaklıdır. 

Belki de en çok atlanan nedenlerden biri de zeka geriliğidir. Zeka ortalamasının altında kalan kişilerin konuyu akıllarında tutma olasılığı daha azdır. Tabi zeka geriliği tanısının konulması için sadece unutkanlık kriteri yeterli değildir. Ayrıca kişinin matematiğe veya kimya, fizik gibi konularda başarısız olması zeka geriliği vardır anlamını taşımamaktadır. Zekaya bütüncül olarak bakılmalı ve uzman tarafından değerlendirilmesi gerekir. 

Vücut fonksiyonlarındaki değişiklikler de unutkanlığın başlıca temelleri arasındadır. Bir beyin tümörü, ağır bir diyet veya buna ek hastalıkların olması, kanser, özellikle hipotiroidi gibi hastalıklar da neden olabilmektedir. 

Unutkanlığın iyi gözlenmesi, altta yatan temel nedenin kesin ve doğruluğunun belirlenmesi için önem arz etmektedir. Altta yatan neden depresyon ise ona yönelik, B12 vitamin eksikliği ise ona yönelik tedavi gerekir. İlaç tedavisinin erken başlaması hem vücut fonksiyonları hem de yaşam kalitesi açısından önemlidir. 

İlaçların süresi var mı? 

Temel neden belirlendikten sonra nedenin kronikliği göz önünde bulundurularak ilaçların kullanma süresi belirlenir. Bir demans yada şizofreni hastası ilaçlarını ölene dek kullanmak zorundadır. Hipotiroidi hastalığında ilaç kullanımı hastalık kontrol altına alınana kadar, depresyon hastalığının şiddetine göre de ilaç süresi değişmektedir. 

Her unutkanlık hastalık nedeni mi? 

Hastalık kökenli olup olmadığını belirlemek için kişinin yaşamının ne kadar etkilendiğini belirlemek gerekir. “Sen de hemen unutuyorsun!”, “hatırlamıyor musun?” gibi geri bildirimleri sık sık almaya başlayan bir kişi kendini gözlemlemelidir. 

Demansta kişi eski olayları hatırlar veya depresyonda dikkat azalır, bazı kişilerin kırmızı et tüketimi azdır dolayısıyla B12 vitamin eksikliği olabilir ve bunlara bağlı olarak unutkanlık gelişebilir. Kişinin kendini gözlemlemesi hem kendisini daha iyi tanıması hem de unutkanlığın nedeninin araştırılmasında kaynak olarak kullanılması açısından önemlidir. 

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)

Belki de zaman zaman hepimize “acaba takıntılı mıyım?” dedirten konudan bahsetmek istiyorum.

OKB, halk arasında takıntı hastalığı denilen, gündelik işlevleri kısıtlayan, kontrol altına alınamayan, tekrarlı düşünce veya davranışlarla karakterize bir kaygı bozukluğu türüdür. Kadınlarda erkeklerden daha fazla görülür. Hamilelik, doğum, şiddetli aile çatışması, iş yaşantısındaki problemlerin tetiklemesiyle başlayabilir. 

OKB genelde erkeklerde kontrol, kadınlarda ise temizlik takıntıları şeklinde gözlenmektedir. 

Obsesyon nedir? 

Kişinin istemsiz olarak aklına gelen, uzaklaştıramadığı düşünce veya imgelerdir. Günlük işlevleri bozacak kadar şiddetli ve sıktır. Yani bizim kafaya taktığımız ve sürekli kafamızda dönüp duran her türlü konudur diyebiliriz. 

En sık şüphecilik, kararsızlık, bulaşma, kirlilik korkuları görülür. 

Kompulsiyon nedir? 

Kişinin obsesyonundan kaynaklı sıkıntıyı azaltmak veya gidermek amacıyla yapmaya zorunlu hissettiği tekrarlayıcı davranışlardır. Kişi bu davranışları yerine getirmezse kötü bir olayla karşılaşacağına dair inanışlara sahiptir. 

Temizlik, düzen, sayı sayma, bazı eşyalardan uzak durma, bir eylemi belli sayıda yapma şeklinde görülür. 

OKB’de 4 ana belirti vardır:

1- Bulaşma: En sık görülenidir. Kişi kendisine idrar, toz, mikrop buluşacağını düşünür ve sık sık temizlik yapma, ellerini yıkama gibi davranışlar içerisine girer. Hatta ellerini öyle sık yıkarlar ki elleri kurur ve çatlar. Tabi bununla yetinmeyip etrafı da defalarca kez temizleyenlerin olduğu da aşikar. 

2- Kuşku: Kişi bazı işleri yapıp yapmadığına emin olamaz ve defalarca kontrol etme çabasına girer. Ocağın altını, ütünün fişini kontrol etme gibi davranışları defalarca yapabilir. Kısaca kişi bütün gününü kontrole harcar.

3- Cinsel yada saldırganlık düşüncesi: Kişi çocuğuna zarar vereceğini, öldüreceğini veya cinsel tacizde bulunacağını düşünür. 

4- Simetri ve kuralcılık: Kişi bazı durum ya da nesnelerin belirli bir düzen içinde olmasını ister. Bu düzeni değiştirmek imkansızdır ve başkası tarafından değiştirilse bile eski haline geri getirirler. Bu kişileri değiştirmek oldukça zordur. 

Genelde çocukluk döneminde katı tuvalet eğitimi, baskıcı ebeveynlikten dolayı bireysel yeterlilik duygularının gelişememesi, aşağılık duygularını barındırma, olabilecek felaketleri önleme amacı OKB’nin nedenleri arasında gösterilmekte. 

Bu bileğiydi ilk okuduğum zaman bana da çok ilginç gelmişti. Bu hastalarda beynin ön lobunda belirgin hareketlenme mevcuttur. Genetik anlamda OKB’ye neden olan bir gen tespit edilemese bile OKB’li bir bireyin yakınlarında da görülmesinde artış saptamışlardır. 

OKB tedavisinde ilaç tedavisi ve psikoterapi ile paralel giden bir tedavi uygulamak gereklidir. Bazı antidepresan türevleri (SSRI grubu) ve bilişsel davranışçı terapi, bu hastalarda olumlu sonuçlar vermiştir. 

OKB hastaları erteleme, değişimden korkma ve başkalarının kendilerini kontrol etmeleri durumuna karşı oldukça hassastır. Bu yüzden onları suçlamamak gerekir. Bu hastalık bir irade zayıflığı da değildir. Bulaşıcı bir hastalık değildir ve tedavisi mevcuttur. 

Umarım aydınlatıcı bir yazı olmuştur. OKB hayatımızda büyük engeller teşkil edici bir hastalıktır. Bir profesyonelden yardım almaktan çekinmeyin. Hayatınız çekilmez olmasın. Hayatınızı siz yönetin, hastalıklar  değil… 

Burun Estetiği (Rinoplasti)

Bazılarımız burnunun görüntüsünden memnun olmadığı, yüzüne yakışmadığını, mizacını etkilediğini düşündükleri için, bazılarımız ise fiziksel zorluklar yaşadığı için burnunda değişiklik yaptırmak ister ve bu yüzden burun estetiği yaptırmayı düşünebilir. Rinoplasti denilen bu cerrahi operasyonda amaç, burnun mevcut şekil bozukluğunu düzeltmektir. Burun içinde nefes alıp vermeye engel teşkil eden kemik eğriliği (deviasyon) ameliyatı ile birlikte yapılabilir. Genelde burnu küçültmek amaçlanırken burnu büyütmek amacıyla da rinoplasti yapılabiliyor. 

Ameliyatı kimler yapıyor? 

Kimi insanlar burun estetiğini bir plastik cerrahi uzmanına, kimi insanlar ise bir kulak, burun, boğaz (KBB)uzmanına yaptırıyor. Temel eğitimde bunun cerrahisi ile KBB uzmanları ilgilenmektedir. Burun estetiği operasyonu bir yüz estetiği (fasial plastik) branşının ameliyatlarından biridir. Ancak yüz estetiği günümüzde plastik cerrahi değil, KBB uzmanlığının yan dalı olarak yaygınlaşmaktadır. Çünkü KBB uzmanı bir baş-boyun cerrahıdır. Yüz estetiği ile ilgilenen KBB uzmanı aklınızdaki soruları en ideal şekilde cevaplayabilir. 

Ameliyat öncesi görüşme nasıl olmalı? 

Öncelikle burnunuzla ilgili varsa şikayetlerinizi belirleyin. Nefes almanızı, baş ağrısı, burun veya geniz akıntısı olup olmadığını tespit ettikten sonra ameliyattan sonra çözüme kavuşup kavuşamayacağını hekiminizden öğrenin. 

Bu dönemde doktorunuzla birlikte çalışın ve beklentilerinizin olabilirliği konusunda fikir alın.

Ameliyatın amacı nedir?

Temel amaç yüzünüze en uygun burnu yapmaktır. Sizin cildinizin kalınlığı, kıkırdak doku inceliği, yara iyileşme hızı, varsa önceden geçirdiğiniz burun ameliyatları başarı oranı hakkında fikir edinmenizi sağlar. Burun deliklerinin aşırı olarak görünmediği, kemik çatısının kaybolmadığı ve ameliyatlı görünümü vermemesi önemlidir. 

Ameliyat ve sonrasında neler oluyor? 

Burun estetik ameliyatı ortalama 1-1.5 saat arasında değişmektedir. Ancak özel durumlarda bu süre değişebilir. Ameliyat sonrasında şişlik, morluk, ağrı olması doğaldır. Ancak bu sorunları uygun tekniklerle minimal olarak atlatmanız mümkündür. Bu kısım kulağa biraz korkutucu geliyor, biliyorum ama maalesef durum bu. 

Ameliyattan sonra burnunuzda bir gün süreyle tampon kalacak ve burnunuzun dışında küçük bir alçı olacak. Bir gün sonra burnunuzun içerisi boşaltılacak ve normal nefes alışverişine döneceksiniz. Normal oda havasında başınız hafif yukarıda veya oturur pozisyonda dinlenmeniz gerekebilir. Zamanla eski yaşantınıza geri döneceksiniz merak etmeyin.

Aynı zamanda burnunuz ile ilgili yorumları eski burnunuzun durumunu da bilen uzmanlardan dinlemeniz gerekir. Eski halinizi bilmeyen birinin yeni halinize yaptığı yorumda bunu dikkate almanız önerilir. Çünkü kimileri beğenecek kimileri yakışmadığını düşünerek eleştirecektir. Burnunuzun durumunu siz ve hekiminiz en iyi bilendir bunu unutmayın. Zamanla burnunuzla ilgili değişiklikleri hekiminizle takip edebilirsiniz.

Nelere dikkat edeceğim? 

Burnunuzdaki tampon ortalama 24 saat sonra alınmakta fakat alçı yaklaşık bir hafta kadar burnunuzda kalmaktadır. Islanmaması gerekir ve fazla sıcak ortamda bulunmanız terleme ile alçıyı ıslatır ve gevşetebilir.

Diş fırçalarken yaklaşık bir hafta dikkat etmelisiniz. Yumuşak fırça kullanmanız önerilir.

Bu bir hafta içinde aşırıya kaçan yüz hareketleri ve aşırı gülmekten kaçınmanız gerekir.

Ameliyattan sonra yaklaşık 15-20 gün dar boyunlu ve boğazlı giysilerden uzak durun. 

Burun sargıları çıkarılana kadar banyo yapmayın ve buharlı ortamda bulunmayın. Zor bir durum ama alçınızın gevşememesi için bunu yapmanız şart. 

Burun ameliyatlarından sonra yüz ve göz altında şişlik, morluk olabilmektedir. Bu yüzden telaş yapmayınız. 1-2 hafta içinde geçecektir. 

Yaklaşık 16 hafta gözlük kullanmayın ve daha sonra hafif çerçeveli bir gözlük kullanın. 

İlk 5-7 gün kontakt lens kullanmayın.

Burnunuz tamamen açıldıktan sonra burun cildini özel losyonlarla temizleyin. Endişe de etmeyin,  bantlarınız alındıktan sonra makyaj da yapabilirsiniz. 

Bu yazıyı yazarken bir an bende burnumda bir ağrı hissetmedim değil. Aynı zamanda ilk düşündüğüm şey de makyajı ne zaman yapacağım olmuştu. Şimdiden geçmiş olsun diliyorum… 

Ergenlik ve cinsellik

Ergenlik dönemi bireyin gelişim aşamalarından biri olup 13-14 yaşlarında başlar 21-23 yaşlarında sona erer. Ergenlik dönemine girişle birlikte cinselliğe verilen ilgi, önem artar. 

Ergen birey ilgisini fiziksel özelliklerinde kullanır, dış görünüşüyle yakından alakalıdır. Karşı cinsle olan ilişkiler önem kazanır ve karşı cinse kendini beğendirme arzusu ortaya çıkar. Hem fiziksel, hem hormonal ve duygusal değişimlere ayak uydurmaya hem de kimlik bulma süreçleriyle başa çıkmaya çalışır. Gelişim evrelerinde ergen, ailesinden merakını giderecek bilgileri almıştır. Geçmişte cevap bulamadığı sorularına ise yaşıtlarıyla konuşarak veya internet üzerinden araştırma yaparak bilgi almaya çalışır. 

Bir ergene değerler ve duygu geçişlerinin sağlanması açısından annenin kızına, babanın oğluna bilgi vermesi gerekir. “Olur mu öyle şey oturup bunları mı konuşacağız!” demeyin. Siz konuşmazsanız belki de yanlışa sürüklenecek. Onlar sizin çocuklarınız, bunu unutmayın.

Ergenler cinsel deneyim yaşayıp yaşamama konusunda kararsız kalabilir, çevreden çelişkili ifadelerle karşılaşabilir. Bu dönemde anne-baba olarak tutarlı davranış sergilenmesi gerekir. Bu dönemde çocuğunuza aşılamak istediğinize ebeveynler olarak önce siz karar verin ve ardından çocuğunuza aktarın. 

Toplumumuza bakıldığında da erkek çocuklar için cinsellik, teşvik edilen bir eylem olurken, kız çocukları için yasak bir durum olarak karşımıza çıkar. Toplum, erkek çocuğa büyümenin göstergesi olarak çocuğu cinselliğe yönlendirirken, kız çocuğuna evlenmeden cinsellik yaşaması durumunda hoşa gitmeyen çeşitli damgalar ve sıfatlarla etiketlenmiş olarak dışlayıcı bir tutuma girmektedir. Bu dışlayıcı davranış genç kız için incitici, aşağılayıcı ve benlik saygısını zedeleyici bir durumdur. Aksine erkek çocukları için de özendirici, güç verici ve sanki olması gereken buymuş gibi bir durum olarak algılanmasına neden olur. 

İlk cinsellik hem kız hem erkek için hayatlarının dönüm noktasıdır. Günümüze bakıldığında cinsel uyaranların fazlalığı, dürtü kontrolünde zorluk, hormonların etkisi, çocuğun eksik ya da yanlış bilgilendirilmesi çocuğu cinsellik yaşamaya itebilir. Bu durum karşısında anne ve babanın denetimleri, baskıları, tavır ve konuşmaları çocuğun ters tepki vermesine neden olabilir. Çocuğunuz ile bu konuları konuşmaktan kaçınmayın ve ona yasaklayıcı konuşmak yerine bilgilendirici konuşmayı hedefleyin.Böylrlikle çocuğunuz sizden saklamaz, hatta fikir almak için size danışabilir bile! 

Yaşadığımız toplumun etkileri ergen cinselliğine yaklaşımı belirler. Aslında kişinin cinselliği yaşayabilmesi için bu ilişkinin maddi, manevi, sosyal, ahlaki, duygusal yönüyle tüm sorumluluğu alabilecek düzeyde olması gerekir. Fiziksel olarak gelişimini tamamladığı yaş cinsellik yaşama yaşıdır. 

Bu dönemde çocukla kurulan sağlıklı ve güvene dayalı ilişki bu sancılı evrenin sağlıklı bir şekilde atlatılmasına yardımcı olur. 

Down sendromlu çocuklara yaklaşım

Down sendromu kromozom anomalileri arasında en sık görülen hastalıklardan biridir. 21. Kromozomun tam ya da kısmi kopyalanması sonucunda 46 kromozomlu sağlıklı birey yerine 47 kromozomlu hasta birey meydana gelmektedir ve 47 kromozomlu bebeğin gelişimi farklı değişimlere uğrayarak down sendromuna sahip farklı karakteristik özellikleri taşıyan bebekler dünyaya gelmektedir. 

Sigara, alkol gibi etmenler de sebep gösterilse de bilinen tek risk faktörü geç yaşta (özellikle 35 yaş üstü) anne olmaktır. Bazı kaynaklar babanın sperm yapısının da buna neden olabileceğini belirtmektedir. 

Down sendromlu çocukların fiziksel özellikleri, yuvarlak yüzlü, badem gözlü, kısa ve kalın boyunlu, küçük burunlu olmalarıdır. Genelde kısa boyludurlar ve kas gevşekliği, yavaş çalışan metabolizmaları olduğu için kalp sorunları, lösemi, tiroid hastalıkları gibi sorunlara daha kolay yakalanabilmektedir. 

Down sendromlu çocukların aileleri neler hisseder?

Hiçbir aile için down sendromlu çocuğa sahip olmak kolay değildir. Aileler bu süreçte öfke, inkar, reddetme, suçluluk durumları yaşayabilir. Hatta kimi zaman “ben ne günah işledim de bu başımıza geldi.” gibi yakınmalarıyla zihinlerini meşgul ederek kendilerini yıpratırlar. Aslında yaşadıkları duygular, hissettikleri tamamen doğaldır. Bu süreçte eşler de birbirini anlamalı, çocuğun öz bakımı ve eğitimi konusunda birbirlerine destek olmalıdırlar. 

Down sendromlu çocuğa sahip ebeveynlerin çocuğa yaklaşımı nasıl olmalıdır? 

Öncelikle çocuğunuzun özel durumuyla doğmasında hiçbir aile bireyinin suçlu olmadığını bilmelisiniz. O ne olursa oldun sizin çocuğunuzdur ve size muhtaçtır. 

Eğer başka çocuklarınız da varsa kesinlikle diğer çocuklarınızdan ayrım yapmaksızın ona da ilgi gösterin. 

Çocuğunuzun özelliği nedeniyle iç güdülerinin yüksek olduğunu bilin ve ona karşı kibar, sevecen, güleryüzlü, sevgi dolu yaklaşın. 

Çocuğunuzla dışarı çıkmaktan utanmayın, çekinmeyin. Yaşadığımız ülke gereği insanların ne düşüneceğini, nasıl eleştirilerde bulunacağını hep can kulağıyla dinlemişizdir ve ona göre kendi yaşantımızı şekillendirmişizdir. Topluma göre yaşamayı bırakın ve siz nasıl yaşamak istiyorsanız, planlarınız doğrultusunda yaşayın. Çünkü hiçbir insanı aynı anda mutlu edemezsiniz. 

Çocuğunuzun kaliteli bir yaşam sürmesi, eğitim alması için çaba gösterin. Öğrenmesi diğer yaşıtlarına göre daha geç olacağı için ona karşı sabırlı olun ve zaman tanıyın. Herşeyi bir anda yapmasını beklemeyin. 

Basit, anlaşılır bir dil kullanın ve göz teması kurmayı ihmal etmeyin. Göz teması kurmak demek, onu da bir birey olarak gördüğünüzü ve onu önemsediğinizi gösterir. 

Unutmayın ki onlar da lise, üniversite bitirebilir, spor, sanat, bilim gibi dallarda başarılı olabilir ve hayatlarını bizden bağımsız ya da yarı bağımlı bir şekilde sürdürebilir. Yapmanız gereken tek şey, kendiniz ve çocuğunuzla gurur duymaktır.